29 Şubat 2012 Çarşamba

Dublörün Dilemması





Hakan Günday'ın Az'ından sonra okuduğum en kaçık roman: Dublörün Dilemması.
Murat Menteş'in.

O kadar çok söylenecek şey var ki...

Başta "Ne oluyor, anlamıyorum." diyebilirsiniz ama birazcık müsade ederseniz zaten sizi çekip alacaktır.
Trajikomik kahramanlar, ters köşe hayatlar, hayatın ihtimalleriyle çarpışacak ayrıntılar...
Edebi sanatların boy ölçüştüğü, aynı zamanda ansiklopedi değerinde bir genel kültür aktarımı.
Engin hayal gücünün gerçek dünyayla dansı.
Bol kelime oyunları da cabası.
Dili...

Çağdaş Türk Edebiyatının ilerleme kat ettiğinin göstergesi bir roman.
Klasih hikaye anlatımından üst bir seviyeye geçilmiş.
İşçilik ağır. Üzerinde düşünülmüş.
(sadece İbrahim Kurban kısmında bölüm başlarında Chuck Palahniuk benzeri bir durum var.

Kitap, Murat Menteş'in ilk okuduğum kitabı.
Bundan önce çıkan "Korkma Ben Varım"ın da güzel olduğu söyleniyor.

Kitapta altını çizdiğim, not aldığım çok cümle var.
Resmen Murat Menteş'in aforizmalar kitabı olmuş.
 Gabriel Garcia Marquez'in üslubuna benzettim.
Türk edebiyatından da Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi.
Bazılarınca da Tarantino filmi gibi.
Pulp Fiction anlatımında, biraz da Fight Club havası var, diyenler var.

Karakterlerin ismi de cümle mühendisinin kaleminden çıkmış:
Umur Samaz. Hatta Umur-Su Samaz çifti.
Nuh Tufan.
İbrahim Kurban
Ferruh Ferman.
Dilara Dilemma.
Rıza-Roza Silahlıpoda kardeşler.
Pembe Pepe.
Taliha teyze ve oğlu Talih.
vs...

Kitap çok yeni değil aslında.
"Neden daha önce okumamışım?" diye düşündüm.


Ve "altı çizilesi"ler;
"... aşk, insanın şahsiyetini pekiştirir. Çünkü hayatın manası, aşk bohçasında gelen bir hediyedir. Mevcudiyetinin hakkını vermek, hiç değilse mazeretini bulmak isteyen yalnızca aşka müracaat edebilir..."

"Hatalarını kategorize edebilirsin fakat standardize edemezsin."

"Whitcomb Judson, fermuarın mucidi. 21 Eylül 1922'de öldüğünde, 
Chicago'da bütün fermuarlar yarıya indirilmiş."

"Kimsesizlik, kimsenin tekelinde değildir: Kainat ve tarihin bekleme salonunda biraz soluklanıyoruz, çoğunlukla da adımız anonslanmadan kainata ve tarihe gömülüyoruz..."

"Yaptığınızı, bir dubalanın bunu sizden beklediğini düşündüğünüz için yapıyorsanız, onun sizden bunları beklemesi de, sizin onun bunları beklediğini umduğunuzu sanmasından ileri geliyorsa, herkes istemediği bir şeyi yapıyor demektir. O zaman ortaya hakikaten budalaca bir durum çıkar."

"İnsan öldüğünde, uzunca bir süre için ölür. 
Leon Bloy "


"'İlk an'  ne kadar kalıcıysa, masumiyet de o kadar kalıcıdır."

"- Hayatının geri kalanını birisiyle geçirmek istediğini anladığın zaman, hayatının geri kalanının bir an önce başlamasını dilersin.
> Biliyor musun Hobbit? [Bana "Hobbit" der.]
- Neyi?
> Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar. ve Yanağımı öpüyor. 
-Bir gözlük almalısın Geronimo. [Geronimo:Hacer Ceren'in lakabı.]
> Neden?
- Her defasında dudaklarımı ıskalıyorsun. "

"Tüm insanlığa kahve ısmarlamak... 
Aklımdan geçen bu.
Mansur Mervan "

"Aziz kardeşlerim! Allah'ın razı olduğu kişiye tufan bile bir sığınaktır... İlahi emirle yükselen sular göğün çizgisiyle birleşse bile müminler korkudan emin, o gemide sıcak rüyalar içinde uyurlar... Tufanın kabaran dalgaları Cehennem alevlerinin yeryüzündeji sudan izdüşümleridir... İnsanlar için her çağda bir Nuh'un gemisi vardır... Her an tabiatın içinde ve uzayın derinliklerinde, mikro ve makro alemlerde nice tufanlar cerayan etmekte, olup bitmekte, fakat insanoğlu bunu değerlendirmeye bir türlü yanaşamamakta..."
"Bir sözün doğruluğu ile inandırıcılığı arasında hiçbir bağlantı yoktur. 
Şeyh Rıdvan el-İcazi "


"Ve hepimiz biliyoruz: Dostlarımız, biz caddenin kenarında alevler içinde yanarken, karşıya geçip üstümüze işemeye üşenen kimselerdir."

"- İyi de, bu gezegende bir tek Rıza Silahlıpoda var, o da sanatını piyanoyla icra eden bir halk ozanı?"
"> Düne kadar ben de öyle sanıyordum fakat demek ki ikinci bir Rıza Silahlıpoda varmış. Daha bir silahlı, daha bir poda yani."



"Cep telefonu şirketinin, sözümona dışarıda çalışan işçilerin yerine bilmek isteyen patronlara yönelik "nerede bu herifler" diye bir hizmeti var."

"Hedefe ulaşan, her şeyi ıskalamıştır! Çok paraya sahip olanların o acayip huzursuzlukları bundan. Ve tabii mangır tomarları, insan yoksulluğunun belalarından korumazN nefret emer, suçluluk duygusu salgılarsınız."

"Bazen yalnızca imkânsız gerçekleşir."

"... bu sorular beynimin fosforunu tüketiyordu."

"Kızın biri cesurca bir şaka yapıp Nuh´un pişmaniye topağı gibi bembeyaz saçlarına hafifçe vurmuştu. Nuh anında arkaya dönüp hırçın bir ifadeyle kızın gözlerine bakınca, kız pişmaniye gibi dağılıp eriyerek "Pardon, kendimi tutmalıydım," dedi. 
Nuh unutulmaz bir karşılık verdi: "Bence baban kendini tutmalıydı!" "


Hatta kitabın filmini çekme düşüncesi varmış. Yönetmenlik için Durul-Yağmur taylan kardeşlerle, başrol için de Cem Yılmaz ile görüşülmekteymiş. Öyle okudum yani.
Düşündüm de, iyi olur ama kitabın tadını korumasını isterim.
  
Ve...
Bir kitabın sizi alıp götürmesine, yeri gelip güldürmesine yeri gelip şaşırtmasına ve daha fazla duygular yaşatmasına izin veriyorsanız, bu kitabı mutlaka okuyun derin.
Tabi, her zaman dediğim gibi, beklentisiz okuyun ki...
:)


27 Şubat 2012 Pazartesi

Pare





"pare"

Ne ilginç kelime.
Hele birleşik kelime oluşturma özelliği.
Pare.
Pare.
Pare.
Söylendikçe garipleşiyor.
Güzel kelime.
Farsçaymış.
Pare pare.
Ciğerpare.
Şekerpare.
Yekpare.
Ve daha fazlası.

23 Şubat 2012 Perşembe

Huzur



Herkese selam!!

Buraya yazmaya başladığımdan beri bazı şeylerin değiştiğini hissettim. 
Öncelikle büyük bir farkındalık geliştirdim. 
Kendime vakit ayırmayı, zamanı daha iyi değerlendirmeyi, güzel-keyifli şeyler yapmayı, olumsuzlukları mutluluğa çevirmeyi öğrendim. Hala da öğreniyorum.
Düşünüyorum da, atanamadıktan sonra yani yazdan beri blog yazmamış olsaydım, nasıl olurdum. 
Kesinlikle çok bunalırdım. Yazarak rahatlayamazdım. Burada tanıdığım, okuduğum, takip ettiğim güzel dostları hayatta tanıyamazdım. Yeni hayatlar ve bambaşka şeyler keşfedemezdim. 

Bu yazım huzurum, keyfim adına sizler için dostlarım! 
Konuştuğum, konuşmadığım, takip ettiğim, sevdiğim,yakın bulduğum, yorum yazdığım herkes için.
Her biriniz bana hayatın farklı yönlerini gösterdiniz. 
Bu yolda benimle yol alan "can"lar oldunuz. 
Farkında olmasanız da elimden tuttunuz.

Özellikle bir aydır bunalımı atlattığımı düşünüyorum. 
Daha iç açıcıyım.
Biraz olsun kabullendim ve üstesinden geldim.
Sağlamlığım arttı belki de.
Fark edebilirsiniz.

Şu anda evde keyfim ve ben takılıyoruz.
Müziğim açık.
Sağlığım yerinde, evim var, karnım tok. 
Daha ne!!
Çok şükür.


Limonlu kekim ve de çayım.
Boğa burç'lu kupam ile.
Ne zamandır kullanmıyordum, özlemişim.


Kestane candır.
Kış belki bitmek üzere ama kestaneyi her zaman yerim. 
Son demlerinde keyfini çıkarmadan olmaz.
Kim bilir bir daha başka ne zaman yiyeceğim.

Blogumu takip edenler sanacak ki, amma yiyen bir kızım.
Ama aldanmayın  böyle görsellere.
Yapmayı daha çok seviyorum.
Ve abur cubur yemeyi daha çok seviyorum.

Bu yazım, huzurun simgesi.
Ve gelecek güzel günlere kucak açışım.

Güle güle depresif Firarî  Yolcu.
Elbet arada gelirsin ama daim olamazsın.

Sevgiler...
:)



22 Şubat 2012 Çarşamba

Otomatik Portakal


Bu ara yaptığım 40 maddelik film listemle haşır neşirim. Şimdilik başındayım ve bir kısmı izlemediğim kült filmlerle dolu. İzleyemediğim ama bir sinemaseverin izlemesi gereken filmler. Görevimi bir borç bilip izlememiş olmamın verdiği utancı görmezden gelip zevkle izliyorum. Bu kült filmlerden biri de 1971 yapım Otomatik Portakal. Düşünün 1971. Ben daha doğmamışım, memleketim sağ-sol davası ile uğraşırken elin Kubrick'i neler yapmış. 
Kısa bir bilgi;



Otomatik Portakal / Clockwork Orange

Yapım: 1971  -  İngiltere
Tür: Bilim Kurgu,  Dram,  Müzikal,  Suç,  Psikolojik,  Politik,
Süre: 136 dakika
Yönetmen: Stanley Kubrick,
Oyuncular:
Malcolm McDowell,  Steven Berkoff,  Adrienne Corri,  Patrick Magee,  John Clive,  Warren Clarke,  Aubrey Morris,  Sheila Raynor,  Michael Gover,  Godfrey Quigley,  James Marcus,  Michael Bates,  Carl Duering,  Paul Farrell,  Clive Francis,
Senaryo: Stanley Kubrick,
Senaryo (Kitap): Anthony Burgess,
Yapımcı: Stanley Kubrick,  Si Litvinoff,  Max L. Raab,  Bernard Williams



Bu filmlerde mümkün olduğunca farklı analizleri okumak, çözümlemelerdeki farklı bakış açılarını görmek gerekiyor. Tabi ki, izledikten sonra. Bu sebeple benim yazdıklarımla yetinmesin kimse. Ne var ne yok okusun. Benimki elbet yavan kalacaktır. Nihayetinde sinema eleştirmeni veya derin sinema bilgisi ve geçmişi olan biri değilim. Bunlar yardımcı olabilir size;
ve

Otomatik Portakal diye çevrilmiş dilimize ama bir ilgisi yok. 
"İnsanlıktan çıkmış, robot" gibi bir anlama geliyor.
Kitabından beyaz perdeye aktarılmış zaten.

Filmin başlarında "Bunlar nasıl insan? Iyy, Allah kahretmesin sizi e mi?!" diyorsunuz. Yani ben dedim. Çok itici geldi, her an bırakabilirdim. Meğer tüm şiddet ve cinsel içerikli sahneler filmin vermek istediği mesaja giden yolda bir araçmış. Ama bence abartılı. 

Zaten sahneler ve dekorlar tamamen tuhaf, bazılarına göre porno film izlettirmiş yönetmen. 

Bana göre de fazlaydı. Ne gerek vardı o kadar şeye? 


Genel itibariyle farklı bir film Yadırganabilir türden. 
Kubrick'in hayal gücü de acayip hani. İronilerle donatmış filmi.
Düşünün her türlü şiddete, caniliğe, tecavüze, holiganlığa meyilli bir genç çete üyesi Beethoven dinliyor.
Müzikleri ve oyunculukları açısından unutulmazdı. 

Alanında özgün bir film.
Karşılaştırılabilecek film sayısı az.  
(American Beauty'i andıran yönleri var.)

İktidarlar ve faşist yönetimler itinayla iğnelenmiş. 
Göndermeler ince, yerinde.
Bireylerin hayatlarını ve özgürlüklerini kendi hırsları için nasıl harcadıkları resmedilmiş. 
Kirlenmişliği, ailenin soğukluğu, sistemin nasıl insanları hortum gibi yuttuğu ve bambaşka imajlarda topluma geri salıverdiği...
ve belki de daha fazlası...

İzleyenler bilir, izlemeyenlerin de "izleyip izlememe" arasındaki ikilemi keyfi bilir diyorum. :)
Tavsiye edebilirim...
Hazırsanız psikolojik gerilime "buyurun" derim.
:) 


” Bu günah!
Bu günah!
Bu günah!
Bu günah! Bu günah! Bu günah!
Günah?
Bunun neresi günah?
Bu!
Ludwig Van’ı bu şekilde kullanmak. O kimseye bir zarar vermedi.
Beethoven sadece müzik yaptı. “
(Alex)



“İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar.”




Yeri gelmişken Beethoven'ın 9. senfonisini dinlemek isteyenler de tıklasın bari.


Sevgiyle kalın...



Mim'ler Gelir Hoş Gelir, Ley Ley Mimi Mimi Ley

Evet, "Bu mimi yazacağım." dedim ve yazıyorum.
Öncelikle deepbiricit ve enes'e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Beni unutmamışlar ve harem mimini es geçmeme rağmen tekrar beni mimlemişler. Çok çok çok sağ olun.


Gelelim sorularımıza;


Soru 1: En çok sevdiğin şeyler nelerdir, nelerden hoşlanırsın?


Ehem, öhem...
Öncelikle bir kategoriye ayrılmadığı için çok genel bir sual bu. Fakat aklıma gelenleri kısaca şöyle sıralayıvereyim dostlar.
Öğrenmeyi, kitap okumayı ve almayı, araştırmayı, yenitatlaryenihayatlarkeşfetmeyi, kahvaltı sonrası çayla blogları okumayı, bir anda sosyalliğin dibine vurup ardından uzun süre yalnız takılmayı ve bunun keyfini çıkarmayı, mutfakta yeni lezzetler deneyip harikalar yaratıp güzel olmasına rağmen çok yememeyi (nedense kendi yaptığım nadir yiyecekleri yiyorum, kötü olduğundan değil galiba hevesimi almış olmamdan kaynaklanıyor bu), analiz etmeyi: filmleri, kitapları, özellikle insanları, espri yapmayı (çevremde anlamasalar da), yazmayı, not almayı, kendime vakit ayırmayı, zamanı dolu dolu geçirme isteğimi...  


Bunlar soyut kalıyor, eğer somut şeylerden bahsediyorsak da; su'yu evet su vazgeçilmezim, çikolatayı, sütlü tatlıları, patates kızartmasını (bunun dışında çok yiyen biri olmadığım için) severim.

*** Bu arada misafir geldi, ara vermek zorunda kaldım. Gelme niyetlerini onlar gittikten sonra öğrenince çok sinirlendim tabi. Ayıp yaa. Ben ne düşüncelerle kapımı açıyorum. Neyse şimdi devam... ***


Soru 2: Bilgisayarda vaktini nasıl geçirirsin?


Blogu keşfettiğimden beri burada takılıyorum. Onun dışında başka sosyal ağ üyeliğim yok, bazen arkadaşların face'n e bakıyorum, tweeter'ım yok. Film ve dizi izlerim, oyun oynarım, radyo dinlerim. Sözlük okumayı seviyorum. Günceli takip etmeyi internette tercih ediyorum. 


Soru 3: En sevdiğin filmler hangileri?


Aslında kategorisine göre incelemek lazım bunu da. Bu da çok genel. Aklıma gelenler;


Deja Vu, Nietzsche Ağladığında, My Name is Khan, Prestij, Sihirbaz, A Moment To Remember, Siyah Kuğu ,Mesajınız Var, Yüzüklerin Efendisi serisi vb.


Dizi olarak da, Leyla ile Mecnun ile Yalan Dünya'yı takip ediyorum sadece, yerlilerden.
Yabancı da, New Girls'e başladım en son ama en sevdiğim How I Met Your Mother ve Pasta oldu. 


Soru 4: Şu sıralar almak istediğiniz şeyler?


Açıkçası almak istediğim bir şey yok bu ara. Yeni kalemlere, defterlere, kitaplara "hayır" demem ama imkanım yok, gerçekçi olmak istiyorum. Bu sebeple almak istediklerimi erteliyor ve "almak istediğim bir şey olmadığını" düşünmeye çalışıyorum.


Soru 5: Şu sıralar ne dinliyorsun?


Kolpa'nın "Nasıl Öğrendin Unutmayı" şarkısına taktım bu ara. 




Bir de Göksel'in "Acıyor"a. Yeni galiba ondan.


Bir de dinlemiyorum ama reklamlardan sonra aklımda kalan bir mırıldanma var, o da şu; reklam ama ne reklamı olduğunu şu an fark ettim. Rezilim yaa, püff... Ama kıpır kıpır ya müzik, ondan yani. 

Kimleri mi mimledim, deep'in yöntemini seçiyorum bu sefer. 
Bilin ki, Benden mesaj alanlar mim'lidir.


Sevgiler...

19 Şubat 2012 Pazar

Arkadaştan Öte



ARKADAŞTAN ÖTE 
Orijinal adı: Friends With Benefits
Tür: Komedi , Romantik

Yönetmen: Will Gluck
Oyuncular: Justin Timberlake, Mila Kunis, Emma Stone
Süre: 104 dk
Yapım yılı: 2011

(Daha ayrıntılı bilgi için lütfen buraya.)

Öncelikle aile ile izlenebilecek bir film değil. Konu gereği zaten fiziksel ilişki ön planda. Tabi sonra... Neyse bahsetmeyeceğim elbette.

+18 sahne çoktu. Bildiğiniz batı gençliği işte. Abartmamak lazımmış. Arkadaşlık kavramı biraz anlam kaymasına uğrayabilir duruma gelmiş bu filmde.

Benim yorumum film çok hızlıydı. Hızlı derken özellikle son sahne, üzerinde durulması gereken kısım bir oldu bitti'ye getirilmiş bence. Ne oluyoruz demeden sona bağlandı. Tüketim filmi resmen.

Eğlenceli. Keyifli. Bu çiftin arkadaşlıkları gerçekten iyiydi. Yüzeysel gibi ama bilinçaltında derinlik taşıyor diyebiliriz. 
"Erkeklerden/kadınlardan dost olmaz."ın bir örneği. 
:)
(Olmuyor yani.)




Barney Stinson geldi aklıma öyle, niyeyse. :)



Mila Kunis, Siyah Kuğu'dan sonra burada da karşıma çıktı. 
Siyah Kuğu'da korkmuştum ama beğendim.
Sesi çok hoşuma gitti.
Kendi de güzel hatunmuş maşallah.


Ben izlerken görüntü maalesef böyle canlı, kaliteli değildi.
Üzüldüm şimdi.

O sokakta yapılan toplu dans güzeldi.
Ayrıntılar iyiydi.

Ama benim için "aman aman" bir film değildi.
Çerezlikti. 
İzlemesem de olurmuş, bir şey kaybetmezmişim.
En azından eğlenceli vakit geçirebilirsiniz.
Zamanınız bolsa tabi.

İyi seyirler...





16 Şubat 2012 Perşembe

Ortaya Karışık

Öncelikle, Sevgili esved, deeptone ve enes beni mimlemişler. Harem mimi ile. Hepsine teşekkür ediyorum beni unutmadıkları, hatırladıkları için. Lakin bu mimi cevaplamamamı mazur görmelerini istiyorum. Affedin dostlar.

Ardından...
Bu ara isteksizim. 
Konuşmak, yazmak istemiyorum.
Oysa çok şey var.
Daha az vakit harcamak, daha çok yararlı işler yapmak istiyorum.

Ben susayım, onlar konuşsun aslında. 
Ama kısaca hızlı bir tur. 
Şimdilik böyle olsun.

Yorumlarınızı eksik etmeyin.  ;)


doğum günü'nden.
ve ilk tavla deneyimim.


bu da kitap ayracı deneyimim.
bir-iki arkadaşımın kitaplarının arasına sıkıştırıverdim.


nazar değilerek kırılan tacımın yerine.


bu da bir başkası.
tüyü kokoşca gelse de bana, annem çıkarttırmadı.
:)


a101'e ben de takıldım.



origami'ye merak salınca.


içi de dışı da yeni.
nt'den.


benim içim de böyle cıvıl cıvıl olsa.


daha da renklenmemiş mi?..



uygundu, aldım.



ucuzdu ama umarım değer.



ne zamandır aradığım defter.
dönüş.
maziye mi, kim bilir...



ve izlediklerim;
şimdilik kısaca geçiyorum.







Bunlar da gelişim psikolojisinde beni güldüren kesitler;





Bu hafta kargo beklemekle geçti ömrüm.
Pazar günü verilen sipariş daha gelecek. Yarınmış.
Pazar günü sipariş ettiğim kitapla, salı günü istediğim lens aynı gün geçecek elime.
Yurt içi kargo sağ olsun. (!)

ve de...
bluestyle, 
bir kâse lezzet, 
senden benden bizden, 
Bengi Özkan ve chfashiontrend;
sizler de HOŞ GELDİNİZ.
Daha sık görüşmek dileğiyle...











7 Şubat 2012 Salı

İçinde Yaşadığım Deri


Herkese merhaba.
İzlediğim film hakkında yazıp gideceğim.
İlk defa bilinçli olarak bir İspanyol filmi seyrettim.
Film benim için tek kelime ile tarif edilecek olursa "garip"ti. 
Evet garip.
Kısa bir bilgi;



Yapım: 2010-2011  -  İspanya
Tür: Dram
Süre: 120 dakika
Yönetmen: Pedro Almodóvar,
Oyuncular:
Antonio Banderas,  Elena Anaya,  Fernando Cayo,  Marisa Paredes,  Blanca Suárez,  Bárbara Lennie,  Jan Cornet,  Roberto Alamo,  Teresa Manresa,  Eduard Fernández,  Susi Sanchez,  José Luis Gómez,
Senaryo: Pedro Almodóvar,
Senaryo (Kitap): Thierry Jonquet,
Yapımcı: Pedro Almodóvar,  Agustin Almodovar

Film durgun başlıyor, tam kapatmaya çalışırken tempo artıyor.
Acayipti yaa. 
Nasıl bir kurgu öyle. 
Sıradışı.
Ha "garip" ve "acayip"lerim mükemmel anlamında algılanmasın.
Tam olarak bir tarifi yok, garipten başka.
Yorumlar "mükemmel" yönünde ama bana çok farklı geldi.
Biraz zor uyum sağladım ama Banderas ve kızın güzelliği bu konuda yardım etti bana, sağ olsunlar.

Gelişmeler beklenmedik.
Ne anlatsam film hakkında ipucu vermiş olacağım. O yüzden sıkıntılı bir tanıtım.
Senaryonun mizahi unsurları intikamla süslenmiş.
Ama ne yaparsanız yapın mühim olan deri değil, içindekidir. Hislerdir.

Mekân yani ev ve özellikle müzikler çok iyiydi, uyumluydu bence. 

Anlatım dediğim gibi yavaştı ve elbette kopukluklar mevcut.
Tam oturmayan ayrıntılar var.

IMDb'de 7.7,
sinemalar.com'da ise 6.2.
Bence de ikisinin ortası olur ancak, 
7.

İzlemek isteyenler tüm çarpık ilişkilere ve cinselliğe olan ön yargılarını bir kenara bırakıp izlesin.
Bu ara hep böyle film denk geliyor bana, niyeyse. Bilemedim.


Filmden;









İyi seyirler... 
;)





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...